• M. Levent Artüz

Müsilaj

Marmara Denizi’nin kirlenmesinin tarihsel gelişimini izlemek, büyük bir hızla ilerleyen bir ekspres trenin penceresinden çevreyi gözlemeye benzetilebilir. Doğa olaylarının gelişimi için çok kısa olan 32 yıllık bir sürede, çevredeki olayları ve değişimleri algılamak, bunları gereği gibi değerlendirmek de bir hayli güç ve zaman alıcı olmuştur.

Marmara Denizi sularında gözlenen çarpıcı renk değişimleri, su ürünleri türlerinde ve daha sonraki dönemde üretim miktarlarındaki azalma ve çoğalmalar o kadar hızlı ve o kadar girift olmuştur ki, bu olayların toplumca algılanması oluşumundan ancak on-onbeş yıl sonra başlayabilmiştir.

Özetle olan olay bir denizin planlanarak, program dâhilinde yani taammüden öldürülmüş olduğudur.

Süreç ne acıdır ki, 35 sene önce Türkiye çevre Koruma ve Yeşillendirme Derneği’nde İstanbul’un Kanalizasyon sorunları ve Marmara denizi ile ilgili konuşmasında zamanının İSKİ Gn md. Atom DAMALI'ya yöneltilen bir soruya cevap olarak "Bu kadar büyük bir projede planktonların ölmesi önemli değildir" cevabı ile bugün işlev ve görünüşü ile bizi rahatsız eden plankton kökenli olgunun temelinin atıldığını söyleyebiliriz (Cumhuriyet Bilim Teknik, 17 Kasım 1990; sayı 192; S16) .

Her ne kadar toplum olarak, art arda gelen gündemler ile hafızamız zorlansa da, bugün yaşadığımız bu olgunun kökeni en azından gazete arşivlerinde açığa çıkmayı beklemektedir.

Hikâye 1971 senesinde tamamlanan ve İstanbul kentinin atıklarının bertarafı, o günkü kabul edilebilir yöntemler ile (arıtılarak) sağlamayı amaçlayan DAMOC projesinin, 1984 senesinde akla ve bilime aykırı bir şekilde ve aklı başında bilim insanları ile inatlaşılarak REVİZE edilmesi (Camp-TEKSER) ve yine 1989 senesinde bilim ile inatlaşarak devreye alınması ile başlamıştır.

Camp-TEKSER İstanbul kanalizasyon Projesi revizyonunda, atıkların arıtılmasından vaz geçilmiş, sistem tüm bilimsel kanıt ve kurallara aykırı olarak, atıkların kolektörler ile toplanıp Marmara Denizi’nin alt akıntısına, seyrelir ve Karadeniz’e akar umudu ile Derin Deniz Deşarjı adı altında, arıtılmaksızın basılması prensibine(!) dayandırılmıştır.

İtiraz eden bilim insanlarının haklı oldukları kısa bir sürede görülmesine rağmen, uygulamada ısrar edilmiştir. Bu palyatif uygulama ne yazıktır ki tüm Marmara Denizi genelinde, hatta yurt genelinde yaygınlaşmıştır. Atıkların kuşaklama kolektörleri ile toplanıp, kirlenen ortam by-pass edilerek, arıtılmaksızın denizin 60 - 10 m derinine(!) basılması -yani pasaklı hizmetçinin pisliği halı altına süpürmesi- işin kolaylığı ve ucuzluğu bakımından neredeyse tüm kurum ve kuruluşlarca uygulanmış, geçen zaman zarfınca “kolektörler” (toplayıcı kanallar), atıkların 8-10 cm aralıklarla eleklerden geçirmekten başka işlevi olmayan “ön arıtma sistemleri” kamuoyuna “arıtma” olarak lanse edilmiş ve bu yöntem için kanuni düzenlemeler yapılmıştır.

Zamanında bu projeyi savunanların "Marmara’da oksijen 30 yıldır azalmıyor" “alt akıntı güldür güldür Karadeniz’e akıyor”, “ODTÜ kanalından Karadeniz’e akıyor”, “atıklar sonsuz derecede seyreliyor”, “Karadeniz’in ölü deniz”, “alt akıntının bayrak rengine boyanarak akıntının tümü ile Karadeniz’e ulaştığı ispatı”, “su ürünlerini arttıracak bir nimet”, “Marmara’yı biz kirletmiyoruz, Tuna kirletiyor” gibi iddialarına ve tüm aklama çabalarına rağmen, durum sonunda beklenen bu noktaya gelmiştir.

1989 senesinde bu nadide ve kapı gibi denizimizin boğazına basılmış, nefesi kesilmiş, boğularak taammüden öldürülmüştür.

Bugün yaşadıklarımız ve gelecekte yaşayacaklarımızın hepsi, bu uygulamanın açık ve net sonuçlarıdır.

Sorun gerçekte bir “müsilaj” sorunu değildir. Sihirli bir değnek ile “müsilaj” ortadan kaldırılsa bile, geriye kalan kirli ve bu olguyu yaratan su kütlesi olacaktır. Ana sorun Marmara Denizi kirliliği, daha da doğrusu kirletilmesidir.

Bir sonuç olan “müsilaj”ın yok olması uzun sürecek ama bir gün yok olacak. Organik yapıya sahip olduğu için bakteriyolojik olarak parçalanması gerek. Birincisi Marmara Denizi’nde an itibarı ile bu bakteriolojik faaliyetin gereksinim duyduğu miktarda suda çözünmüş oksijen yok.

Yani kısır bir döngü.

Geç de olsa parçalandığında bakterilerden oluşmuş olan biyo-kütle ne olacak, parçalanma ürünleri ne olacak. Bu da başka bir kısır döngü ve yeni felaketlere ortam hazırlayacak.

Yani gördüğümüz “müsilaj agregat yapı” bir sonuç, farkına varmamız gereken ise SÜREÇ.

Bugün itibarı ile karşılaştığımız bu olgunun her sene tekrarlanan bir doğa olayı olduğu, Marmara Denizi’nin zaten sağlıksız olduğu gibi bahaneler üreterek durumu küçümsemek veya “yanan konaktan lazımlık kurtarma” misali durumun nasıl kurtarılacağı, oluşumun nasıl temizleneceği, biyolojik, fiziksel veya kimyasal yapısını vb. tartışmak yerine, sürecin kendisinin sorgulanması şart hale gelmiştir.

Bu sorgulama sonucu Marmara Denizi’ni eski haline getiremesek bile, bu şekilde doğa ve bilim ile zıtlaşan yeni projelerde ısrar etmek yerine, ucuza kaçacağız diye, karşımıza çok büyük maliyetler çıkaran “cin fikirleri” belki engelleyebiliriz.

Ders almamış olmalıyız ki, hâlihazırda Dünya’nın en kirli akarsularından biri olarak kabul edilen Ergene Nehri, kuşaklama kolektörleri ile sarmalanarak, pislik 50 km uzaktan taşınarak, yine Derin Deniz Deşarjı ile Marmara Denizi’ne 2020 senesi Kasım-Aralık aylarında basılmaya başlandı. Bu uygulama acilen durdurulmadığı takdirde, daha doğru bir deyişle 1-2 ay kadar daha sürdüğü takdirde, çok ama çok kısa bir süre sonra Karadeniz’i de kaybedeceğimiz ve başta kuzey bölümü olmak üzere, Ege Denizi’ni de büyük risk altına sokacağımız aşikârdır.


M. Levent Artüz

Hidrobiyolog

Sevinç-Erdal İnönü Vakfı

MAREM (Marmara Environmental Monitoring) Proje Lideri




151 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör