Ömer Fahreddin Türkkaya Paşa (2)
- Konaklar Muhtarlığı

- 9 Haz
- 7 dakikada okunur
Erol Kuntsal
Önceki yazımda, Çöl Kaplanı olarak anılan Ömer Fahreddin Paşa’yı ve Medine müdafaasını, makale sınırları içinde yazmıştım. Dostlarım, Paşa’nın Medine’den İstanbul’a trenle gönderdiği Kutsal Emanetleri de yazmamı istediler. Medine Müdafaasını ve o dönemde yaşananları birkaç makalede yazmak mümkün değil. Her yönü ile yazmak için, eskilerin deyimi ile tuğla gibi bir kitap yazmak gerekir.
Konu ile ilgili bir kişi daha var; Arapları isyana teşvik eden İngiliz casusu Lawrence (1888-1935). O da belki başka bir yazımın konusu olabilir..
Fahreddin Paşa’nın Medine’yi İngiliz destekli Şerif Hüseyin’e (1852-1931) bağlı Arap çetelere karşı tam 2 yıl 205 gün, olağanüstü bir dirençle, askerlerine çekirge yedirmek zorunda kalarak savunduğunu, Osmanlı’nın Mondros Mütarekesi ile silah bırakıp savaştan çekilmesinden 2 ay 10 gün sonra teslim olduğunu daha önce yazmıştım.

(1) Fahreddin Paşa teslim olurken.
Fahreddin Paşa, Anadolu elden giderken Medine’yi savunmak için direniyor, İstanbul’un buyruğuna, yanındaki genç subayların uyarılarına aldırış etmiyordu. Anlamını yitiren direniş sonunda 10 Ocak 1919 günü İngilizlere ve Araplara teslim oldu. I. Dünya Savaşı sonunda Hicaz ve Ortadoğu’nun büyük bir kısmı kaybedildi. Düşmanın Anadolu kapılarına dayandığı sırada Medine savunmasının stratejik önemi sorgulanmadı.

(2) Medine’nin eski bir hava fotoğrafı.
Kutsal Emanetlerin İstanbul’a Getirilişi
Fahreddin Paşa, 17 Nisan 1917 günü, yani kuşatma devam ettiği sırada, Medine’deki bazı kutsal emanetleri ve Hz. Muhammed’in kabrindeki hediyeleri İstanbul’a gönderdi. Bu işi nasıl başardıkları konusunda bir bilgi bulamadım. Onları yağmacı Arap çetelerine ve İngilizlere bırakmayarak tarihsel mirasa sahip çıktı. Bugün bu emanetlerin yaklaşık 605 parçası Topkapı Sarayı Müzesi’nde muhafaza edilmekte. Kutsal emanetlerin bazı parçaları, Yavuz Sultan Selim (1467-1520) (Saltanatı 1512-1520) dönemi başta olmak üzere zaman zaman İstanbul’a getirilmişti.

(3) Medine’de bir tören.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri Bakanı Abdullah bin Zayid en-Nehyan (1972), bunun bir “hırsızlık” olduğunu söyledi. Aslında bu hediyeler “Medinelilerin malları” değildi. Medine’deki Ravza-i Mutahhara’da bulunan hediyelerin çoğu, Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren, Osmanlı padişahları, şehzadeler ve Osmanlı yetkilileri tarafından İstanbul’dan gönderilmişti. Ravza-i Mutahhara, Medine'deki Mescid-i Nebevî'nin içinde, Hz. Muhammed'in kabri ile minberi arasında kalan özel alana verilen isimdir. Sözlükte "tertemiz bahçe" anlamına gelir ve hadislere göre "Cennet bahçelerinden biri" olduğuna inanılır. Mescid-i Nebevî ise, Hz. Muhammed tarafından 622 yılında inşa edilen, İslamiyet'in en kutsal ikinci mescididir. "Peygamber Mescidi" anlamına gelen bu tarihi yapı, aynı zamanda Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'in kabirlerini de barındırmaktadır.

(4) Fahreddin Paşa Medine’deki bir törende.
Medine’ye diğer Türk-İslam milletlerinden de hediyeler gönderilmişti, ama bunlar çok değildi. (Kemal Çığ, Osmanlı Padişahlarının Medine’ye Gönderdikleri Hediyeler ve Surre-i Humayun, Tarih Dünyası, sayı 16, 1 Aralık 1950, s. 671-673; sayı 17, 15 Aralık 1950, s. 720-723; sayı 18, 30 Aralık 1950, s. 785-787; sayı 19, 15 Ocak 1951, s. 817-819). Kemal Çığ, bir dönem Topkapı Müzesi müdürlüğü yapmıştır. Muazzez İlmiye Çığ’ın eşidir. Muazzez İlmiye Çığ (1914-2024), Sümerolog ve yazardı. Laiklik ve kadın hakları savunucularından biriydi. Akademi kökenli olmadığı için unvanı yoktu, ancak 2000 yılında İstanbul Üniversitesi kendisine fahrî doktor unvanı vermişti.
Fahreddin Paşa, kutsal emanetleri ve değerli hediyeleri İstanbul’a göndererek muhtemel bir Arap yağmasından korudu. Eğer Medine’de bıraksaydı, büyük çoğunluğu Şerif Hüseyin’in isyancılarınca yağmalanacaktı. Önemli bir kısmı da büyük olasılıkla bugün Londra’da sergileniyor olacaktı.
Nitekim daha önce Mekke’de de benzer olaylar yaşandı, değerli pek çok şey yağma edildi. 19. yüzyılın başlarında Vahhabilik, Mekke ve Medine’de büyük bir tehlike halini aldı. Türbeleri, mezarları, kubbeleri yıkan, şehirleri yağmalayan Vahhabiler, önce Osmanlı yönetimindeki Mekke’yi ele geçirip yağmaladılar.

(5) Kutsal Emanetleri taşıyan tren.
III. Selim’in saltanatının sonlarına doğru, 1806’da, Vahhabiler Medine’ye saldırıp Ravza-i Mutahhara’yı yağmaladılar. Bu olayı Ahmet Cevdet Paşa, Tarihi Cevdet, cilt 8, s. 158’de şöyle anlatıyor: “Vahhabilerin reisi olan Suud bin Abdülaziz, Medine-i Münevvere’yi ele geçirip türbelerin kubbelerini yıkmaya teşebbüs etmişti. Fakat halkın yalvarmaları üzerine Hz. Peygamber’in türbesine dokunmamış, ama içindeki bütün kıymetli eşyaları ve mücevherleri almıştı. Hutbelerde padişahın adının söylenmesini yasaklamış, Vahhabi olmayanları kafir ilan etmişti.”
Osmanlı, bu Vahhabi tehdidinden ancak II. Mahmut (1785-1839) (Saltanatı 1808-1839) döneminde Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa sayesinde kurtuldu. Abdullah bin Suud yakalanarak 14 Aralık 1818'de İstanbul’a getirildi, halka teşhir edilerek Bâb-ı Âli'de hapsedildi. Mekke ve Medine'de gasp ettikleri mallara dair sorgulandıktan sonra 17 Aralık 1818'de idam edildi.

(6) Fahreddin Paşa bir teftişte.
Fahreddin Paşa’nın Medine’den İstanbul’a gönderdiği kutsal emanetler ve değerli eşyalar, 19. yüzyıldaki Vahhabi yağmasından kalanlardı. Kutsal Emanetler Medine’den trenle getirildi. Milli Mücadele sırasında 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edildiğinde Kuvayı Milliyeciler, Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetleri İngilizlerin eline geçmemesi için sakladılar. TBMM Gizli Celse Zabıtları, Devre 1, cilt 3, s. 1270’deki, Rauf Bey’in 29 Ocak 1923 tarihli gizli oturumda verdiği bilgiye göre kutsal emanetler, İstanbul’da İngilizlerin bulamayacağı bir yerde korundu.
Lozan Konferansında Kutsal Emanetler Konusu
10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’na göre kutsal emanetlerin Araplara geri verilmesi gerekiyordu. Antlaşmanın 422. maddesi şöyleydi: “Din, arkeoloji, tarih ve sanat nokta-i nazarlarından şayan-ı ehemmiyet olup 1 Ağustos 1914 tarihinden sonra bugün Türkiye'den fek edilen arazide ahız olunmuş olan bilcümle eşya işbu muahedenamenin mevki-i meriyete vaz’ından itibaren on iki ay zarfında Osmanlı hükümeti tarafından mezkûr arazinin intikal ettiği hükümetlere iade olunacaktır. İşbu eşya şahs-ı aharın yed-i tasarrufuna geçmiş ise hükûmet-i Osmaniye istirdat tarikine veya sair vesaite müracaat ederek madde-i hazıradaki taahhüdünü ifa edecektir. İşbu muahedenamenin mevki-i meriyete vaz'ından itibaren altı ay zarfında madde-i hazıra mucibince iade edilecek eşyanın cetvelleri alâkadar hükümetler tarafından Osmanlı Hükümetine tevdi edilecektir.”
Atatürk’ün önderliğinde Milli Mücadele kazanılıp Sevr geçersiz kalınca, sadece vatanı değil, kutsal emanetleri de kurtardık. Ancak İngilizler, Kutsal Emanetleri Türklere bırakmamaya kararlıydılar. Vahhabiliği, Arap milliyetçiliğini ve Arap isyanlarını destekleyen İngiltere, Kutsal Emanetlerin Araplara teslim edilmesini istedi.
Lozan Konferansı’nın birinci döneminin sonunda, 25 Ocak 1923 tarihli oturumda İngiliz temsilcilerden Sir Andrew Ryan, Türkiye’den ayrılan ülkelerden alınan eşyanın geri verilmesi konusunda antlaşmaya bir madde konulmasını istedi. Özellikle 1917’de Medine’den İstanbul’a götürülen emanetleri kastediyordu.
Sir Andrew Ryan (1876-1949), Türkçe de dâhil olmak üzere Doğu dillerini öğrenmiş, 1899’da ilk görev yeri olan İstanbul’a gelmişti. 1899-1922 yılları arasında İstanbul’da, İngiliz Yüksek Komiserliğinde çalışmış, II. Abdülhamid dönemine, II. Meşrutiyet’in ilanına ve 31 Mart Vakası’na şahit olmuş, dönemin önde gelen devlet adamlarını yakından tanıyan bir diplomattı. 1921 yılında baş tercüman oldu. 1922-1923 yıllarında Lozan Barış Konferansı’nda İngiliz heyeti üyesi olarak yer aldı. Ardından Rabat, Cidde ve Arnavutluk’ta İngiltere adına çeşitli görevlerde bulundu.
Ryan, Lozan hakkında şunları söylemişti: “Lozan’da onursuz bir barış imzaladık, Bu İngiltere’nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür.” Fahreddin Paşa’nın bu hazineleri götürürken savaştan sonra geri vereceğini söylediğini, bu sözün yerine getirilmediğini söyledi. İngiltere’nin kutsal emanetleri iki nedenle geri istediğini belirtti: (1) Hicaz Kralı’nın kendilerine başvurup hazinelerin geri verilmesini istediği için. (2) İngiltere’nin, kendi Müslüman uyruklarının haklı alınganlıklarına saygı gösterdiği için. Hicaz Kralı’nın bu hazineleri Türkiye’den geri istemesinin “yalnız hakkı değil, aynı zamanda görevi” olduğunu belirtti. Bu hazinenin Hint prenslerinin hediyeleri olduğunu iddia etti. İngiltere’yi Fransa da destekledi.
Bunun üzerine söz alan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, kutsal emanetlerin dînî kurallara tabi olduğunu, bu kararları ancak İslam bilginlerinin ve halifenin verebileceğini belirterek, konunun burada görüşülemeyeceğini söyledi. Ayrıca halifenin, kutsal yerlerin hizmetçisi ve koruyucusu olduğunu belirtti. Devletlerin, dînî konularla siyasal konuları birbirine karıştırmamalarını istedi. Henüz laik olmayan Türkiye’nin bir temsilcisi, İngiltere ve Fransa’ya laiklik dersi veriyordu.
Ryan, direndi. Bu hazinelerin kutsal niteliklerine rağmen “dînî şeyler” olmadıklarını, “maddi şeyler” olduklarını söyledi. Ayrıca padişahların, kutsal yerlerin koruyucularını atayan fermanları “halife” sıfatıyla değil, “hükümdar” sıfatıyla imzaladıklarını söyledi. Şükrü Kaya, bunun doğru olmadığını belirtti.
27 Ocak 1923 günkü oturumunda İngiltere adına Lord Curzon, kutsal emanetleri geri istedi. I. Dünya Savaşı sırasında Avusturya’ya götürülen İtalyan sanat eserlerinin geri verilmesi için büyük çaba harcandığını, Almanya’nın bu sanat yapıtlarını Belçika’ya verdiğini belirterek sözü kutsal emanetlere getirdi. “1917’de Medine’de, Türk askeri makamları, Peygamber’in kabrinden, bütün Müslümanların çok saygı gösterdiği bir takım eşyayı alıp İstanbul’a götürmüşlerdir” dedi. Bu eşyaların, Peygamber’in kabrine her ulustan Müslümanlarca gönderilen bağışlar olduğunu, bu nedenle bağışların dünya durdukça orada kalması gerektiğini; Medine, Hristiyan Müttefiklerce işgal edilmiş olsaydı belki bunların buradan alınıp götürülmesinin anlaşılabileceğini, oysa durumun böyle olmadığını belirtti.

(7) Lord Curzon (1859-1925). Asıl adı George Nathaniel Curzon. 1885 yılında Muhafazakâr Parti'den milletvekili seçildi. Asya üzerindeki siyasi tecrübeleri 1898'de, Hindistan genel valiliğine atanmasını sağladı. 1919'da Lloyd George'un, Yunanları, Anadolu'yu istilaya zorlamasına karşı çıktı. 1922-1923 Lozan görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık etti.
Curzon, İsmet Paşa’dan, Türkler İstanbul’a yeniden girerken, beş yıl önce Medine’den alınan hazineyi Medine’ye geri gönderecekleri konusunda güvence istedi. İsmet Paşa da tıpkı Şükrü Kaya gibi bu tartışmanın Türk Temsilci Heyeti’ni aştığını söyledi. Konunun Lozan’daki temsilci heyetin yetkisinde olmadığını, yalnız halifenin tekelinde olduğunu belirtti. Halife’nin Mekke ve Medine ile ilişkisinin din alanına girdiğini ve yabancı hükümetleri ilgilendirmediğini söyledi. İsmet Paşa, “Halifenin haklarının ve ayrıcalıklarının siyasal görüşmelere konu olamayacağını” belirtip konuyu kestirip attı.
İsmet Paşa’nın bu tavrı Curzon’u öfkelendirdi. Seha L. Meray, Lozan Konferansı, Konferanstaki Görüşmelerin Tutanakları ve Belgeler, s. 48,49’a göre “Türkler söz konusu eşyayı alıp götürmeye yetkiliyseler, geri getirmeye de yetkilidirler, İsmet Paşa bu hazinenin halifenin emrinde olduğunu anlatmak istemektedir. Bu tez daha önce hiç öne sürülmemişti. İslam dünyası da bunu hayretle karşılayacaktır.” dedi. Konu o gün kapandı ve bir daha açılmadı. İngiltere’nin konunun dînî boyutunu öne çıkarması büyük bir hataydı. Nitekim görüşmeler sırasında bu hatadan dönmek istediler. Türk heyeti bu hatayı çok iyi değerlendirip kutsal emanetlerin geri verilme isteğini reddetti.
II. Dünya Savaşı’nda Kutsal Emanetler Konusu
İsmet Paşa, Lozan’da kaybetmediği kutsal emanetleri, II. Dünya Savaşı tehlikesinden de korudu. İstanbul’un işgali ihtimaline karşı, Haydarpaşa’da özel tren hazırlandı. İçi çinko bölmeli sandıklar yaptırıldı. Topkapı Sarayı’ndaki kutsal emanetler, Hazreti Osman’ın kanlı Kuran-ı Kerim’i, padişahların tahtları, eşyaları, hazine, silah, tablo, porselen, paha biçilmez el yazması eserler, Dolmabahçe Sarayı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki belli başlı eserler büyük bir gizlilikle ve titizlikle sandıklara yerleştirildi. Toplam 391 sandık, 48 vagon, Topkapı Sarayı müdür yardımcısı Lütfü Turanbek başkanlığında, 30 personel ve aileleriyle birlikte Niğde’ye götürüldü. Eserler İstanbul’a dönene kadar, aileleriyle birlikte orada kaldılar. Kutsal Emanetler, Akmedrese’ye ve Sarı Han’a yerleştirildiler. Askeri birlik korumasına alındılar. Yerel yöneticilere bile bilgi verilmedi.
1943 yılında İsmet İnönü, Churchill’le görüşmek üzere Adana’ya gitti. Treni Niğde’de durdurdu, emanetlerin ve eserlerin bulunduğu binaları teftiş etti, kendisi bile içeri girmedi. Lütfü Turanbek ve askeri birliğin komutanından bilgi aldı, ayrılırken de “Size emanet, gözüm arkada kalmasın” dedi. Aradan dört sene geçip tehlike bitince 1947’de tekrar aynı güzergah üzerinden İstanbul’a geri taşındı. Yerlerine yerleştirildi.
İsmet İnönü, bu hadiseden hatıralarında ve tuttuğu günlüklerde bahsetmedi. Vatan, bütün kutsallarıyla ona emanetti, gereğini yapmıştı, hepsi buydu.
Kutsal Emanetler Nelerdir?
Bu makaleye sığmayacak kadar uzun bir liste oluşturmaktadır. İki grupta toplamak mümkündür. (1) Hz. Muhammed’e ait kişisel eşyalar. (2) Bazı Peygamberlere ve din büyüklerine ait kılıçlar başta olmak üzere kutsal eşyalar.
Kaynaklar
Şentürk, Abdülmecid, Medine’nin Son Emanetleri, Fahreddin Paşa’nın Yağmadan Kurtardığı Teberrükât Eşyası, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Topkapı Sarayı Müzesi ve İstanbul Topkapı Sarayı’nı Sevenler Derneği yayını.
Meydan, Sinan, Fahreddin Paşa’dan İsmet Paşa’ya Kutsal Emanetler, Sözcü Gazetesi, 25 Aralık 2017.
Sonyel, Salahi R., Lozan’da Türk Diplomasisi (Eylül 1922-Ağustos 1923), Belleten, Ocak 1974, Cilt 38, Sayı 149, s. 41-116.





Yorumlar